Adem Ergül

Salihler Kervanına Katılmak

Altınoluk Dergisi, 1997 – Subat, Sayı: 132, Sayfa: 021

Kur’an-ı Kerîm’i Allah’ın bize gönderdiği özel bir mesaj gibi dikkatli bir şekilde okumaya başladığımızda bazı ayetlerin sarsıcı ikazlarına şahit oluruz. Hatta zaman zaman “Sübhanallah! Sanki bu ayeti şimdiye kadar hiç okumamışım!…” dediğimiz bile olmuştur. Bu durum, ilahî kelamın daima taze kalışının tabiî bir sonucu olduğu gibi kalp alemimizin gaflet ve uyanıklık derecesiyle de yakından ilgilidir. Zira Kur’an’ı gereği gibi anlamak, ancak sıhhatli bir kalple mümkün olabilecektir. Nitekim “Onlar Kur’an’ı inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?”1 ayeti, bu gerçeğe işaret etmektedir. Binaenaleyh Muhammed Parsa kuddise sirruh Hazretlerinin de ifade ettikleri gibi “Kimin sırrı ve kalbi daha temiz ise Kur’an’ı en iyi o anlayacak ve esrarı ilahiyyeden en fazla o istifade edecektir”2. Rabbimiz sırrımızı pak edip nasibimizi artırsın (Amin).

Küçük kıyamet (ölüm) kopmadan salihlerden olmanın gereğine dikkat çeken şu ayetler, hepimiz için ne büyük bir uyarıcıdır:”Ey müminler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anlamaktan alıkoymasın: Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Her hangi birbirinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni kısa bir süre daha geciktirsen de sadaka versem ve salihlerden olsam! demesin önce size verdiğimiz rızıktan infakta nulunan (Şunu iyi bilin ki) Allah, süresi dalan hiçbir kimseyi ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”3

Meallerini verdiğimiz bu ayetlerde üzerinde durulması gereken birçok mesaj varsa da biz bunlardan sadece “Rabbim bana kısa bir süre daha versen de salihlerden olsam!” uyarışı üzerinde durmak istiyoruz. Çoğumuz; “inşaallah bir gün kendime çeki düzen veririm” duygusuyla ömür sermayemizin eriyip gittiğini görmüş ve zaman zaman nedamet duymuşuzdur. Ancak hayatın faniliği, geçen zamanın bir daha geriye dönmemesi ve daha da önemlisi “son nefes”e ne kadar süremizin kaldığını bilmememiz gibi hakikatler hatırlandıkça, bu düşüncenin şeytanî bir vesvese olduğu hemen anlaşılacaktır.

Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği dualardan biri de “Rabbim benim canımı müslüman olarak al ve beni salihler arasına kat’4 duasıdır. Bu dua önemlidir. Zira ebedî mutluluğumuz için salihlerden olmak gerekmektedir. Nitekim Kur’an, Hak ve hakikate karşı bu dünyada kör olanların ahirette de kör olacaklarım bildirmektedir. Konuyla ilgili olarak Muhyiddin ibn Arabî-kuddisi sirruh-, Abdullah b. Üstaz el-Mervezî adındaki salih bir yâranından şöyle bir olay nakleder:

Birgün, vefat etmiş bulunan kardeşimi rüyamda gördüm ve “Allah’ın sana muamelesi ne oldu?” diye sordum. Dedi ki: “Beni cennetine koydu ve ben orada Allah’ın nimetlerinden istediğim gibi yiyip içiyor ve hanımlarla beraber oluyorum”. Dedim ki:

“Ben sana bunu sormuyorum; Rabbinin cemalini müşahede edebildin mi?” Bunun üzerine bana: “Ne yazık ki göremedim. O’nu ancak tanıyanlar görebiliyor!” dedi ve ben de uyandım6.

İbn Arabî bu olayı anlattıktan sonra müşahedeye ermek için ma’rifetullah ilminin zaruri olduğunu belirterek bu ilmin de ancak ariflerden tahsil edilebileceğine dikkat çeker. Aynı şekilde Mevlana kuddise sırruh da: “Her kim kılavuzsuz yola giderse, iki günlük yol, yüz yıllık mesafe olur”7 buyurarak irfan yolculuğunda rehberin lüzumuna işaret eder. Übeydullah Ahrar kuddise sirruh’ hazretlerinden nakledilen şu cümleler ise salihlerle beraber olma ya da onlarla tanışma nimetine erenler için ciddi bir uyarı niteliğindedir: “Ben hayatta iken siz Allah’ı göremedikten sonra ya ben öldükten sonra ne yapacaksınız”.

Büyüklerden nakledilen dünyada iken “Allah’ı görme” ile ilgili bu nevi sözler, Cüneyd-i Bağdadî kuddise sirruh-un ifadesiyle “kalple Allah’ı tanımak (ma’rifetullah)” anlamındadır.

Salihler kervanına katılmanın en emin yolu onları sevmektir. Zira sevgi bağı her şeyin temelidir. Bir gün bir adam Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize gelerek; “Ey Allah’ın Resulü! Bir topluluğu sevdiği halde onlara katılamamış kimse hakkında ne dersiniz? diye sorunca, alemlere rahmet olarak gönderilen şefkat Peygamberi, nazarlarını o kişiye çevirerek: “Kişi sevdiği ile beraberdir”10 buyurdular. Peygamberleri, sıddîkları, şehidleri ve salihleri sevenler için bu hadis, ne büyük bir müjdedir. Gönlünde böyle sevgiler taşıyan kimseler, hiç şüphesiz Allah’ın yüce bir nimetine nail olmuşlar demektir. Bu sebeple bir ismi de “Kerîm” olan Yüce Mevlamızdan Hz. Davud aleyhisselam gibi sevgi taleb etmek gerekmektedir, O, Yüce Allah’a şöyle yalvarırdı:

“Allahım! Seni sevmeyi, seni seveni sevmeyi ve beni sevgine ulaştıracak ameli senden diliyorum. Rabbim senin sevgin benim için, canandan, ehl-u iyalimden ve soğuk sudan daha sevimli olsun.11

Salihleri sevmek, kişinin kendi kurtuluşu için büyük bir ümit kapısıdır. Ancak, alemlere rahmet olarak gönderilen ve mi’racda bile “ümmetim! ümmetim” diyen bir Peygamber’e mensup olan birisi için sadece kendini kurtarma düşüncesi ne kadar doğru olabilir? Acaba salah yolunda daha da ilerleyerek salihlere bâr (yük) olmak yerine onların yâr ve yardımcısı olmak gerekmez mi? Mevlana’yı dinleyelim:

“Ey birader! Harim-i ilahı, nihayetsiz bir dergahtır. O dergahta her nereye vasıl olursan oyalanma, Allah rızası için ileri git”12.

“Hangi makamda olursa olsun, kendisini sofraya vasıl olmamış ve nimet-i kurbiyyete ermemiş bilen kimsedeki yüksek himmetin ben kölesiyim“13.

Feridüddin Attar’ın (k.s.) nakline göre Hatem-i Esamm (k.s.) bir gün Bayezîd-i Bistamî (k.s.) hazretlerine der ki:

-Ya Bayezîd, bu söz gerçek midir ki, sen müridlerine demişsin ki “Hangi mürîdim tamu (cehennem) kapısına varıp tamuya konulacak kulları çıkarıp yerine kendi yanmazsa ol benim mürîdim değildir”.

Bunun üzerine Bayezîd-i Bistamî şu karşılığı verir:

-Evet öyledir. Şimdi dahi derim ki, hangi mürîdim tamu kapısında durup cehennemliğe şefaat eylemezse, kendini tamuya koyup ânı uçmağa (cennete) koymazsa ol müridden ben bîzarım”, dedi14.

Bu sözlere şaşmamak gerekir. Zira Hak dostlarını makam-ı kurbiyete ve hatta kutbiyete eriştiren bu nevi engin şefkatleri ve Allah’a olan derin muhabbetleridir.

Kıyamet günü Resûllere ve Hak dostlarına yük olmak yerine orada onların yanında yardımcılar olmak elbette daha güzeldir. Bu anlamda Alvarlı Efe Hazretlerinin “Günahkar olma fahri âlem-i zîşânı incitme” sözü ne kadar anlamlıdır. Mürşidiyle iftihar eden bir mürîd olmaktan çok, mürşidin kendisiyle mesrur olduğu bir evlat olmak ne büyük bir mazhariyettir. İbrahim Dusukî kuddise sirruh der ki: “.“Evlatlarım arasında sevdiklerim, her an bir derece yükselenlerdir. Böyle evlatlarımızı gördüğümüzde gözlerimiz nurlanır. İşte onlardan istifade de edilir”15. Farzdan sonra en mühim ibadetin mü’min gönlünü sevindirmek olduğu düşünülürse, salah yolunda atılan her bir adımın ne büyük bir nimet olduğu anlaşılacaktır. Bu yolda sarfedilen çabaların zamanla kişiyi Hak dostları kervanına katacağında şüphe yoktur. Mevlana der ki: “Topallamak, dört ayak üstünde yürümek ve uyurcasına olsa da Allah’ın yolunda sürün ve O’nu ara. Zira ağır davransa da, sürat gösterse de arayan elbette aradığını bulur”16. Nitekim bir ayet-i kerîmede: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere elbette biz yollarımızı gösteririz”17 buyrulmuştur.

Salihleri dost edineceğini18 bildiren Yüce Rabbimiz, kendi dostlarının vasıflarını da şöyle beyan etmiştir: “Onlar îman etmiş ve takva dairesinde amel etmişlerdir”19. Bir diğer ayet-i kerîmede de aynı gerçek şöyle vurgulanır: “İman edip iyi işler yapanları biz mutlaka salihler arasına katarız”20.

Mevzumuzu bir Allah dostunun dualarına “amin” diyerek bitirmek istiyoruz:

“Ya Rabbi! Bizleri, kendini, uluhiyyetini onlara bildirdiğin, tanıttığın salih, sadık, muhlis kimselerle hemdem eylediğin gibi gene onların güzel hal ve hareketlerinden nasibdar eyle! (Amin)21.

Dipnotlar:

1) Muhammed 47/24.
2) Bkz. Tevhide Giriş (Terc. Ali Hüsrevoğlu), s. 368.
3) el-Münafıkun 63/9-11.
4) Yusuf 12/101; eş-Şuara 26/83.
5) Bkz. el-İsra17/72; Taha 20/124.
6) el-Futühatu’l- Mekkiyye, IV, 510.
7) Tahiru’l-mevlevî, Şerh-i Mesnevî, IX, 154.
8) Mevlana Ali b. Hüseyin, Reşahat (sa-. deleştiren: Necip Fazıl Kısakürek), 207.
9) Bkz. Muhammed Ahmed Hasbellah, îkazu’l-himem fî şerhı’1- hıkem, 620-621.,
10) Buharî,Edeb,96.
11) Tirmizî, Deavat, 72.
12) Tahiru’l-mevlevî, a.g.e., l, 53.
13) Tahiru’l-mevlevî, a.g.e., V, 1506.
14) Tezkiratü’l-Evliya, Erkam Yayınları, ist-1984,s.58.
15) İmam Şa’ranî, ibrahim Düsükî’den Öğütler (Ter. Erdoğan Baş), Erkam Yayınları, İst-1996, s. 54.
16) Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., IX, 247-248.
17)el-Ankebüt29/69.
18)el-A’raf7/196.
19) Yunus 10/63.
20) el-Ankebut 29/9.
21) Sadık Dana, Altınoluk Sohbetleri, l, 35.

Muhammed Es’ad Erbili’den:

Mürşidin Ahlakı

1. Şeriat-ı Mutahharanın gerektiği şekilde istikamet üzere olması.

2. İnsanları şeriata tabi olmaya ve Allah Teala’yı huzur ile zikre davet etmesi.

3. İnsanlara takva ve istikamet yolunu göstermesi, şer’an yapılması caiz olmayan şeylerden de nehyetmesi.

4. Mümkün mertebe insanlara nasihat etmesi.

5. Bütün mahlukata şefkat ve merhamet nazarıyla bakması.

6. Küçüklere merhamet büyüklere saygı göstermesi.

7. Müridlerine gerekli olduğu kadar fıkıh ve tevhid akidelerini iyi bilmesi.

8. Müminlerin ayıplarından muttali olduklarını setretmesi, örtmesi.

9. Mürşid ehli keşiften ise kalplerin kemâlâtını ve âdâbını, nefsanî hastalıkları ve afetleri bilmesi gerekir. Şayed ehl-i keşif değilse müride arız olan hallerden veya görünüşünden bunu bilmelidir.

10. Gönül zenginliğine sahip, ancak Allah rızasına muhalif işlerde kızan, güzel ahlak sahibi bir zat-ı kamil olmasıdır.