Adem Ergül

Mahfiyet ve Tevazudaki Büyük Sır

Altınoluk Dergisi, 2006 – Ocak, Sayı: 239, Sayfa: 038

İnsan vardır, meyveli ağaç gibidir; meyvesinden, gölgesinden ve yeşilliğinden herkes istifade eder. Yine insan vardır, yalnız gölgesinden ve yeşilliğinden faydalanılan bir ağaca benzer. Öylesi de vardır ki, ancak odun olarak yakılmak için kullanılan kuru bir ağaçtan farksızdır.

İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- bol meyve veren feyizli bir gönle ve bereket dolu bir ömre sahip olmanın yolunu şöyle gösterir:

“Varlık ve benliğini mahfiyet ve hiçlik toprağına göm. Zira toprağa gömülmeyen bir tohumun dal budak salarak tam ve olgun meyveler vermesi, mümkün değildir.”

Mevlânâ da aynı manayı dizelerinde şöyle ifadelendirir:

“Allâh buyurdu ki: “Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim.

Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yâni tevazuu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım.

Su, yüksekten aşağıya akar, sonra da aşağıdan yukarıya doğru yükse­lir, çıkar.

Buğday, çiftçi tarafından toprağa atılır. Böylece yükseklerden gelir, toprağın altına girer. Sonra toprağın altından baş kaldırır, yükselir; dik, kuvvetli bir başak hâline gelir.

Her meyvenin tohumu önce yerdedir. Yere girer, ondan sonra yerden başkaldırır, yükselir.

Bütün nimetlerin asılları, gökten toprağa yağdı, toprağın altına girdi. Ondan sonra tertemiz cana gıda oldu.

Bütün nimetler, tevazu ile gökten yere indikleri için, diri ve yiğit bir insanın cüz’ü oldular.

Bereket ve feyzin yegane kaynağı Yüce Mevlâ’dır. Kul ancak “mecrây-ı feyz ve bereket” yani ilâhî füyuzatın tezahür ettiği bir mahal olabilir. Böyle bir mazhariyet ise hikmet ehlinin beyanına göre tevazu ve mahfiyet gerçekleşmeden mümkün olmaz.

Kişiliğin arınması ve yüce değerlerle tezyin edilmesinde atılması gereken en önemli adımlardan biri, insanı tevazudan mahrum bırakan engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu engellerin en büyüğü ise insanın kendinde bir varlık hissetmesi ve müstağni bir tavırla kibre yönelmesidir. “Gerçek şu ki, insan kendini müstağni görünce azgınlaşır” (Alak Süresi, 7) ilahî beyanı da, bu sırrı açıkça ortaya koyar. Bu bakımdan tasavvufi terbiye süreci diyebileceğimiz seyr u sülûkte mürşidlerin üzerinde durduğu en önemli tezkiye konularından biri, müriddeki varlık ve benlik vehmini bertaraf etmektir. Hatta bunun gerçekleşebilmesi için zaman zaman kimilerince farklı değerlendirilebilecek bir takım uygulamalar yapmışlardır.

Menâkıpnâmelerde nice irfan ehlinin, nefislerindeki varlık vehmini sıfırlamak için halkın nazarında kendilerini küçük düşürecek bir takım uygulamalara tabi tutuldukları hikaye edilir. İrfan ve tezkiye arayışında Muhyiddin Üftâde –kuddise sirruh-un kapısını çalan meşhur Bursa kadısı Mahmud Efendi’nin, sokakta ciğer satmakla şöhretini ifnâ etme terbiyesine tabi tutulması, Halid-i Bağdadî gibi şöhretli bir zatın, Abdullah Dehlevî –kuddise sirruh- tarafından dergahın temizlik işleriyle meşgul edilmesi, hep bu gayeye matuf uygulamalara birer örnektir.

Bu ve benzeri uygulamalar neticesinde kendi varlık vehmini silen bu büyük mücahede erleri, sonuçta çağları söz ve hallerinden in’ikas eden feyiz şebnemleriyle sulayan bereketli ırmaklar olmuşlardır. Bu hakikati Mevlânâ Hâmûş –kuddise sirruh-’un şu sözleri ne güzel ifade eder: “Bir kimse öz varlığının kaydından kurtulmuşsa ne yapsa iyidir; kurtulmamışsa ne yapsa kötü”.

Nefsâniyet bulanıklığından kurtulmuş kimselerde “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan” sırrı tecelli etmiş, bakışlarında, duyuşlarında, hareket ve davranışlarında Hakk’ın tesir ve tecellileri zuhur etmiştir.

Varlık ve benlik vehminin toprağa gömülmesi, ebedî dirilişin başlangıç noktasıdır, denilebilir. İçinde nefsaniyet kokusu olmayan amel ve davranış, Allah içindir. Allah adamı olmanın belki ilk adımı da budur. Kendi adına değil, Allah adına iş gören bir ferdin gücü, tesiri, bekâ sırrından bir fanî olarak mazhariyeti ve etrafına rahmet ve keremiyle ihsan meyveleri ikram etmesi, her türlü tavsifin üstünde olacaktır. İşte bunun için denilmiştir ki “Bir insanın tevazudan nasibi ne ise insanlık derecesi de o kadardır.”

Şöhrete âfet nazarıyla bakılmıştır. Zira şöhretler, çoğu zaman insanın ayağını yerden kesmiştir. Fanilerin alkış ve iltifatı, ayakların kaymasının en önemli sebeplerinden biridir. Bu bakımdan içinde bulunduğu varlık ve makamı hazmedemeyecek kimselerin terbiyesinde, çoğu zaman “mal ve makamı terk” usulü devreye girmiştir. Bu uygulama ya da terbiye metodu, kişiyi zillete ve meskenete çekmek değil, onun özündeki niyetini tashih ve gönül cevherini fuyuzât-ı ilâhiye ve rahmet-i Rahmân’a açarak, iç kaliteyi sağlamak ve neticede amel ve davranışlarını salah kıvamına eriştirmektir. Hakikatte bu ameliye, kişiyi bereketli ve feyizli bir kimliğe taşımak ve onu halk içinde manevî bir gönül sultanı, Hak katında ise makbul ve şerefli bir kulluk kıvamına yükseltmektir. Şairin ifadesiyle terakki sağlayacak rahmet iklimine girmektir:

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyince hâke nebât

Mütevazî olanı rahmet-i Rahmân büyütür.1

Tevazu ve mahfiyet, gönül cevherinde samimiyet ve ihlas sırrının tezahür etmesine ciddi bir zemin hazırlar. Halkın nazarında büyük görünmekten vazgeçip, Hakk’ın dergahında makbuliyetin tâlibi olmak, ihlas nişânıdır. Ehlullahtan niceleri vardır ki, şöhret âfetine düçar olmamak için kendilerine yönelen teveccüh ve iltifatı kesme adına, halk nazarında kendilerini sıradan gösterecek bazı hal ve tavırlara tevessül etmişlerdir. Hatta öyle ki bunu meşreb edinen “Melâmilik” adıyla tasavvufî bir ekol bile doğmuştur.

Varlık vehminden kurtulup mahfiyet ve acziyet içinde bir ömür sürmek, Hak katında amellerin bereketlenmesine de bir vesiledir. Muhammed Es’ad Erbili –kuddise sirruh- bu gerçeğe şöyle işaret eder:

“Oldunsa vakıf aczine ednâ amel bir dağ olur”

Mahfiyet ve hiçliğin ilâhî rahmete nailiyette yüce bir sır olduğunun şuurunda olan ehl-i hakikat, kendilerine lutfedilen güzellikleri hiçbir zaman kendi nefislerine nispet etmemişlerdir. Daima nimetin sahibini görüp şükrünü îfâda acziyetlerini ifade edegelmişlerdir. Hoca Ubeydullah Taşkendî –kuddise sirruh- der ki:

“Bu tâifenin gönül aynaları, varlık davasından pâk ve mücellâdır. Onun içindir ki, eğer kendilerinde zuhur eden hâl, iman ve İslâm’a ait ise “ilmî nispet zuhur etti” buyurmuşlar; aşk ve muhabbete dair zuhuratlar için de “cezbe nispeti zâhir oldu” demişlerdir.

Gerçek irfan ehli böyle kimseler, manevî hallerini izhar etmekten haya ederek, gizliliğe bürünmenin erdemine inanmışlar ve “Bâtın hallerini gizlemek için ilim ehli sûretine bürünüp dış perdeden konuşmak, en elverişli usuldür” tespitinde bulunmuşlardır.

Yağan yağmurların kayalıklarda ve tepelerde değil vadi ve ovalarda birikip toplandığı gibi, manevî ihsanların da mutevazi gönüllerde yer tutacağı açıktır. İsâ -aleyhisselâm- ın şöyle buyurduğu nakledilir:

“Mahsul, ovadaki sulu ve yumuşak toprakta yetişir. Dağlarda, sert topraklarda yetişmez. Bunun gibi hikmet de mutevazi olanların kalplerinde gelişir, kibirlilerin kalplerinde değil.”

Tevazu ve mahfiyet, gönlü hikmetle müzeyyen olmuş büyüklerde; kibir ve gurur ise kendini büyük göstermeye çalışan ham ve cüce insanlarda müşahede edilegelmiştir. İnce düşünülürse fani bir beşer için büyüklük davası, esasen küçüklüğün ilanıdır.

Gönül sultanlığına giden yol tevazudan geçer. Kibirli insan, dikenli bir çalıya benzer, yakın olan herkes ve her şey kendisinden incinir. Bu sebeple böylelerinin, gönül sarayına davet edilecek bir dost olması mümkün değildir. Mânâ sultanların ortak özelliklerinden biri hiç şüphesiz tevazudur. Tevazu âdeta bir terakki merdivenidir. Nitekim Resül-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve selem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh Teâlâ’nın rızâsı için bir derece tevâzû gösterirse, Allâh, onu bu sebeple, bir derece yükseltir. Kim de Allâh’a karşı bir derece kibir gösterirse, Allâh da onu bu sebeple bir derece alçaltır, netîcede onu esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına) atar.” (İbn-i Mâce, Zühd, 16)

Her şeyde olduğu gibi tevazu ve mahfiyette de ifrata düşmemeli, dengeyi bozmamalıdır. Tevâzu hiçbir zaman zillete dönüşmemeli, kişiyi küfrân-ı nimete götürmemelidir. Tevazu adına nimeti görmemek ya da küçük görmek, büyük bir dalâlete düşmek demektir. Bu durum, birçok kimsenin ayaklarının kayabileceği hassas bir denge noktasıdır. Doğru olan, Mevlâyâ karşı fakr ve hiçlik duygularıyla, üzerimizdeki her bir nimetin ihsan-ı ilahi olduğunun farkında olmak, onun şükrüne sa’yetmek ve nimete bakıp şımarmamaktır.

Dipnot:

1. Mahfiyet: Gizlilik, saklılık. Mahviyyet: Alçakgönüllülük, tevazu. 2. Tohum toprağa düşmeyince filizlenip büyüyemez. Bunun gibi alçak gönüllü olanı da Allâh’ın rahmeti büyütür, yüceltir.