Adem Ergül

Kabul Buyur Yâ Rabbi!

Altınoluk Dergisi, 2009 – Ocak, Sayı: 275, Sayfa: 048

Bizlere zât-ı ulûhiyetine kul olma şerefini bahşeden ve yine bu kulluğun nasıl yapılacağının yollarını öğreten Yüce Rabbimize hamdolsun!

İslâm ümmeti olarak bir Kurban Mevsimi daha yaşadık. Her mümin, kendi imkânları ve gönül kıvamı ölçüsünde bu ibadette yer aldı. Vakıflarımız, derneklerimiz ve diğer gönüllü teşekküllerimiz de bu kurban ibâdetini âdetâ cemaatle edâ etti. İşte bu yazımızda güzel bir örnek olması itibariyle bir Allah adamının ismini taşıyan Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı’nın kurban hizmetinden kısaca bahsetmek ve bu coşkuyu sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Yirmi yılı aşkın bir süredir hemen her yıl kurban ibadetine büyük bir ehemmiyet ve itinâ gösteren Hüdâyi Vakfı, İstanbul-Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretlerinin cami ve haziresinin bulunduğu müstesnâ mekânında, bir ibâdet şuuru ve bir bayram şenliği muhtevasında, halkımızın emânet ettiği kurbanlarını Hakk’a takdim edegelmiştir. 1992 yılından itibaren ise bu coşkuyu, ümmet sorumluluğu adına Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar, Rusya Fedarasyonu ve Afrika ülkelerine doğru genişleterek birçok bölgede İslam kardeşliğinin yaşanmasına vesile olmuştur.

Devam edegelen bu güzel hizmet, bu yıl da Hüdâyi gönül dostlarının büyük bir heyecanla gösterdikleri gayrete Rabbimiz büyük bir bereket ihsan etmiş ve on binlerce kurban, tekbirlerle Yüce Rabbimize takdim edilmiş, tazim ve teslimiyetimiz Yüce huzuruna arzedilmiştir. Kurbanın etleri ise yine O’nun kullarına büyük bir sevgi, şefkat ve saygı ile ikrâm edilmiştir.

Hüdâyi gönüllüleri bu yıl, Azerbeycan, Gürcistan, Kırım, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Bulgaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Moğalistan, Burkina Faso, Kamerun, Senegal, Etiyopya ve Rusya Fedarasyonunda yer alan birçok bölgede kendilerine emanet edilen kurbanları büyük bir fedâkârlık ve coşku ile ifa etmişlerdir.

Gençleriyle ve hürmete şayan kemâl ehli büyüklerimizle yaşanan bu hizmet coşkusunda gözleri yaşartan ve gönülleri ürperten nice unutulmaz sahneler yaşanmıştır. Bölgelere giden her bir gönüllümüz, verdiklerinden çok, alarak, dolarak dönmüşlerdir. Nimete şükür duyguları daha da dirilmiş, şefkat ve merhamet damarları iyice açılmış ve mesuliyet şuuru ile donanmış olarak ülkemize gelmişlerdir. Her ibâdetin aynı zamanda bir insan inşası olduğunu hakka’l-yakin tadan canlı şahidi olmuşlardır. Bunun bir güzel örneğini dergimiz sayfaları arasında İsmail Günday Beyin kaleminden okuyacaksınız. Okudukça sizin de yüreğiniz yerinde duramayacaktır.

Bu hizmete kurbanlarıyla, gayretleriyle ve dualarıyla katılan tüm Hüdâyi dostlarına, Aziz Mahmud Hüdâyi Vakfı olarak teşekkür ediyoruz. Kendileri ve sevdikleri için bol ecirler diliyor, Hakk’a kurbiyet ve teslimiyet duygularına bereket lutfetmesini Rabbimizden niyaz ediyoruz.

***

Vakfımız, “İbâdet insanı cennete götürür; ibadete tazim ise kulu Allah’a götürür” anlayışıyla ve niyetiyle yola çıktı. Kurbana tazim göstermeyi, her şeyin önünde gördü. Zira Allah’a ulaşacak olan kurbanın etleri ve kanları değil, yüreklerdeki takvâ ve tazim duygusuydu. Hatta denilebilir ki O’nun kullarına ikramda bulunmak bile öncelikle Allah’a tazimin bir uzantısıdır.

Bir ibadetin yapılmasında dış şartlar kadar iç şartlar da önemlidir. Niyetlerimiz, ibâdeti yapış şeklimiz, ibadetin sahih olmasının zaruri şartlarıdır. Ancak bundan daha önemli olan bu ibâdetin Hak katında kabul edilmesidir. İbrâhim –aleyhisselâm- oğlu İsmail –aleyhisselam- ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken, Allah’ın evini imar gibi en faziletli bir ameli en güzel şekilde ifa etmelerine rağmen “Rabbimiz bu amelimizi kabul buyur”1 diye yalvarıyorlardı. Adem –aleyhisselam-’ın iki oğlu Kabil ve Hâbil ise Rablerine bir kurban takdim etmişlerdi de bunlardan Habil’in kurbanı kabul edilmiş ve fakat Kabil’inki kabul edilmemişti. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bu haberi verdikten sonra ibâdetin kendi katında makbuliyet şartını tüm kullarına şöyle hatırlatıyordu: “Allah ancak (kalbi Allah’a karşı saygı ve mesuliyet şuuruyla titreyen) muttakilerden kabul eder”2.

Muhterem validemiz Hz. Âişe –radıyallahu anha- anlatıyor:

Allah Rasülüne: “Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar”3 âyetinin anlattığı kimseler, zina edip, içki içip, hırsızlık yapıp, bu işlerinden ötürü Allah’tan korkan kimseler midir?” diye sordum. Buyurdular ki:

«– Hayır, ey Sıddîkın (Ebu Bekir’in) kızı… Bunlar, namaz kılan, oruç tutan, tasadduk eden ve bu işlerinin yanı sıra hep Allah korkusunu sürekli kalplerinde taşıyan kimselerdir»4.

Kalbin bu titreyişi, yapılan amelin ilâhi huzurda kabul edilip edilmediği hassasiyetinden kaynaklanır. İşte bu sebepledir ki, bir ibâdetten sonra gönüllerimizin takınması gereken edep, hem böyle bir ibâdete güç kuvvet verdiği için Rabb’e karşı engin bir şükür duygusu, hem de kabul edilip edilmeme endişesi içinde gönül ürpertisi hissederek azciyet ve tevazu halinin iç dünyamıza hâkim olmasıdır. Sevbân radıyallahu anh’in Allah Resûlü hakkında verdiği şu haber tam da bu hali anlatır:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfâr eder ve:

“Allâhümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm: Allahım her türlü eksiklikten, ayıp ve kusurdan münezzeh olan  Selâm sensin. Yapılan işlerdeki kusursuzluk ve kemâl (selâm ve selâmet de) ancak sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın diye duâ ederlerdi5.

Bu âyet ve hadislerin verdiği ilhamla diyoruz ki: Biz Hüdâyi dostları ve gönüllülerine şimdi düşen vazife, bizlere bereketli ve feyizli bir kurban ibadeti lutfeden Rabbimize karşı hem şükürlerimizi arzetmek, hem de büyük bir gönül ürpertisi içerisinde:

“Hem kendimizin, hem de bizlere güvenip kurbanını emânet eden kulların adına takdim ettiğimiz kurbanlarımızı dergâh-ı izzetinde lutuf ve kereminle kabul buyur ya Rabbi! Eksiklerimizi, kusurlarımızı bağışla!” niyazında bulunmaktır.

Dipnotlar: 1) Bakara Sûresi, 127. 2) Mâide Sûresi, 27. 3) Mü’minûn Sûresi, 60. 4) Tirmizi, Tefsir, 23, Hadis No: 3175. 5) Müslim, Mesâcid 135. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Sehv 81, 82; İbni Mâce, İkâme 32.