Adem Ergül

Hüznün Anatomisi

Altınoluk Dergisi, 2010 – Eylül, Sayı: 295, Sayfa: 040

İbn Atâullah el-İskenderî kuddise sirruh- buyurur:

 “Yerine getiremediği ibâdet ve taatler sebebiyle hüzne gark olduğunu ifâde ettiği halde, onları yerine getirme adına bir irâde göstermeyen ve harekete geçmeyen kimsenin bu hüznü, esasen aldanmışlığın bir alâmeti sayılır.”

 el-Hikemü’l-atâiyye’den

Samimiyet, sıdk u sadâkat, zor kazanılan bir insanlık kalitesidir. Diğer bir ifâdeyle billurlaşan bir kulluğun nişânıdır. Kendine yalan söylemeyen ve kendini kandırmayan bir şahsiyet kalitesi, ancak yakînî bir îmân temeli üzerine inşâ edilebilir. Bu itibarla denilebilir ki, söz, davranış ve hallerde ortaya çıkan hastalıklar, esasen îmandaki zaafiyetin dışa vuran yansımalarıdır.

Yüce Rabbimizin yalan üzerine bina kuran kimseleri münâfıklıkla vasıflandırması1 ve buna mukabil müminlerden sadakat beklemesi2 ve Allah Resûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin de peş peşe üç kez tekrarladığı “Din samimiyettir”3 hatırlatması, ne kadar mânidardır.

İstisnâsız bütün Hak dostları, sıdk u sadâkât çağrısında bulunmuşlardır. Abdülkâdir Geylânî –kuddise sirruh- bir sohbetine şu sözlerle başlar:

“Ey evlatlar! Zerre kadar da olsa sıdk üzere olun! Sizden kendim için değil, sizin için istediğim bir tek şey var: Samimi olun ve sadakatten ayrılmayın!”4

Sıdk, peygamberlik makamından sonra en yüce mertebe olan sıddikiyyet makâmının anahtarıdır. Bu müjdeyi Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle haber vermiştir:

“Muhakkak ki sıdk üzere olmak, kişiyi iyiliğin kemâline ulaştırır. Öyle ki kişi sadâkat üzere bulunmaya devam ederse, nihâyetinde Hak katında “sıddîk” ünvânını kazanır.”5

Çoğu zaman sıdk u sadâkât denilince sadece “sözde doğru olmak, yalana sapmamak anlaşılır”. Bu doğru ve fakat eksik bir anlayıştır. Esâsen sıdk u sadâkât, bir hayat tarzıdır. Hem de her şeye yansıyan bir hayat tarzı. Düşüncede, davranışta, ilişkilerde, duygularda ve nihâyet hâllerde ortaya çıkması gereken bir hayat düsturudur. İşte İbn Atâullâh –kuddise sirruh- hüzünde olması gereken sadâkâte işâretle buyurur ki:

“Yerine getiremediği ibâdet ve taatler sebebiyle hüzne gark olduğunu ifâde ettiği halde, onları yerine getirme adına bir irâde göstermeyen ve harekete geçmeyen kimsenin bu hüznü, esasen aldanmışlığın bir alâmeti sayılır.”

İnsan, zaman zaman unutan, gaflete düşen, yanlış işler işleyebilen bir varlıktır. Zaten ondan beklenen de hatasızlık ve günahsızlık hâli değildir. Önemli olan bu gibi durumlara bile bile düşmemek ve şayet böyle bir hâle giriftar olunmuşsa, hemen tevbeye yönelip eksiği telâfi yoluna girmektir. İşte bu ikinci durumda sıdk u sadâkât ve samimiyet üzere hareket etmek, son derece önemlidir. Tevbe, içinde samimi bir nedâmet barındıran dönüş demektir. Hakk’a ve hakikate tam bir yöneliştir. Bu dönüşün içinde hüzün de olmalıdır. Fakat bu hüzün, sadece dilde ifadesini bulan pasif bir hüzün cümlesi değil, kökü gönülde olan ve kişiye kaçırdığını telâfi ettirecek yeni bir hamle yapma heyecanı yükleyen dinamik bir duygu olmalıdır. Şayet böyle olursa, söz konusu ayak sürçmesi, yeni bir başlangıcın ve hatta daha uyanık ve kaliteli bir hayatın anahtarı bile olabilir. Bu durum, vücudun savunma mekanizmasını harekete geçirmek için ona yapılan aşı gibi bir tesir icrâ eder.

Ebû Ali ed-Dekkâk –kuddise sirruh- bu nevi hüzün hakkında der ki: “Hakiki hüzün sahibinin Hak yolunda bir ay içinde ulaştığı seviyeye, bir başkası senelerce ulaşamaz.”

Hataları telâfi etmeye sebep olmayan hüzün hâli ise bir bakıma kişinin kendisini avutma hâlidir ki, kaynağı çoğu zaman nefsânî ve şeytânîdir. Bu hâle bazı âlimler “mekr-i ilâhî” demişlerdir ki, bir nevi istidrâc hâlidir. Yani kulun gereken edebe sarılmaması nedeniyle ilâhî bir cezaya düçâr edilmesidir. Çoğu zaman nimet sûretinde görünen bir gazab-ı ilâhî nişânıdır. Bu nevi hüzne bazen gözyaşı bile eşlik edebilir.

Yalancı hüzün, içte yeni bir irâdenin oluşmasına vesile olamaz. Bu nevi hüzün sahibi, günaha düştüğüne üzülmüş görünür ve fakat aynı günâhı tekrar işlemekten vazgeçmez. İnfak etmesi gereken yerde cimrilik yaptığı için kendini levmeder; fakat bu halden kurtulmak için infaka yönelmez. Seher vakitlerini değerlendiremediği için üzülür; ama gelecek seher için gerekli tedbirleri alma gayretinde bulunmaz. Bu ve buna benzer haller, yaşanan hüznün sahte bir hüzün olduğunun işâretleridir. Diğer bir ifâdeyle, kişinin kendini kandırdığı basit bir avunmadır. Ehl-i hakikat nazarında bu hâle hüzün demek bile doğru değildir.

Bazı âlimler, üç çeşit hüzünden bahsetmişlerdir:

1. Yalancıların hüznü: Üzüldüğünü ifâde etmesine rağmen, kaçırdığını telâfi edecek şekilde herhangi bir gayrete soyunmayan kimselerin hüznüdür.

2. Sâdıkların hüznü: Hüznünde samimi olan ve yerine getiremediği vazifeleri îfâ etmek için hemen harekete geçen ve kalan ömrünü en iyi şekilde değerlendirmenin gayretine soyunan kimselerin hüznüdür.

3. Sıddîkların hüznü: Vakitlerin geçip gitmesine, gaflet hâlinin oluşmasına, nefsânî haz ve isteklere kalplerinin azıcık meyletmesine karşı kalbî bir yanış  venedâmet duyan kimselerin hüznüdür6.

Netice olarak, makbul hüzün, kişiyi yeni hamlelere sevkeden bir iç yanışıdır. Böyle bir hüzün, Hak yolcularının güzel bir bineği, sâdık bir refikıdır. Öze inmeyen ve meyve vermeyen hüzün ise açık bir aldanıştır.

Dipnotlar

1. Bkz. el-Bakara, 10; el-Münâfıkûn, 1. 2. Bkz. el-Hucurât, 15. 3. Buhârî, Îman, 42; Müslim, Îmân, 95. 4. El-Fethu’r-Rabbânî, sh. 248 (57. Mektup) 5. Buhâri, Edeb, 69; Müslim, Birr, 102. 6. Bkz. Ahmed b. Muhammed el-Acîbe, Îkâzu’l-himem fî şerhı’l-hikem, sh. 197.