Adem Ergül

Günaha Mağlubiyet Psikolojisi

Altınoluk Dergisi, 2010 – Subat, Sayı: 288, Sayfa: 016

İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir. Bununla beraber, hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir.”

el-Hikemü’l-atâiyye’den

Günah, Hakk’ın râzı olmadığı tutum, davranış ve amellerin, kul tarafından işlenmesi durumudur. Mü’min bir insandan beklenen; Rabbine karşı bilerek günaha düşmeme hassasiyetidir. Türkçemizdeki “günâha düşmek” tabiri, esâsen doğru bir ifâdedir. “Günah işlemek”, sınırı aşmanın ve cür’etkârlığın bir ifâdesi ise, “günâha düşmek”,  insânî bir zaafın göstergesi gibidir.

İnsan, fıtratı gereği günâha meyilli olarak yaratılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca günahsızlık ve hatasızlık, vasfı ne olursa olsun hiçbir insan için söz konusu olmamıştır. Bu itibarla kuldan istenen günahsızlık hâli değil, günâha karşı takınması gereken edep sınırlarıdır. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- yukarıda zikredilen hikmetinde bu edeplerin en önemlilerine işâret etmektedir.

Bu edeplerin birincisi şudur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir.

Îmân, Rabbe karşı kalbin duyarlı hâle gelmesi demektir. Bu itibarla taat ve ibâdetler, mü’min bir kalbe huzur ve sürûr yüklerken, günah ve isyanlar, gönülleri hüzün ve pişmanlık acısıyla kıvrandırır. Böyle bir tesirden mahrûmiyet, kalbin ciddî bir hastalığa müptelâ olmasının alâmeti sayılmıştır. İbn Atâullâh el-İskenderî –kuddise sirruh-’un bu çeşit bir duyarsızlığı, kalbin ölüm emâresi sayması da, hastalığın derecesini ve ciddiyetini gösterir. Böyle taşlaşmış bir kalbin sahibine gereken; hemen tevbe ve istiğfâra sarılmak ve gönlünü harekete geçirecek ve diriltecek; Kur’an, zikir, duâ ve tazarru gibi vesilelere yapışmaktır.

Günâhın zararını görmemek ve hissetmemek, onu kendi manevî hayatı için tehlikeli saymamak, İbn-i Mes’ûd –radıyallahu anh-’ın ifâdesiyle nifâk alâmetidir. Nitekim o şöyle demiştir:

“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş (ve altında kalacakmış gibi) zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan (ve hemencecik kovup ısırmasını engellerim diye düşündüğü) bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).

Mürşidler, manevî arınma yoluna (seyr u sülûke) giren sâliklerin başlangıç hallerinde günâhın her çeşidine karşı gönüllerinin ürpermesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuşlardır.

İbn Atâullah –kuddise sirruh- Hazretleri günaha karşı hassasiyetin lüzumunu ifâde ettikten sonra, bu konuda da haddi aşmamak için çok ince bir noktaya de şöyle işâret etme gereğini hissetmişlerdir:

“Hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir. Zira kim Rabbini iyi tanırsa, O’nun kerem ve ihsânının yanında, kendi günâhının ne kadar küçük kaldığının farkına varır.”

Günahları, Rabb’e karşı işlenmesi yönüyle “küçük-büyük” diye bir ayırıma tâbi tutmak, kimi ehl-i irfâna göre doğru bir tasnif sayılmaz. Zira günah, Hakk’ın emrini yerine getirmeme, ya da O’nun yapılmasını istemediği bir şeyi yapma yönünden değerlendirilecek olursa, hangi günâha küçük denilebilir ki? Bu değerlendirmeye göre günâha değil, kime karşı işlendiğine bakmak gerekir. Ancak günah, işlenen suçun cezâsı ya da zararı bakımından değerlendirilecek olursa, o zaman günahların eşit olmadığı da kolayca anlaşılır. İşte bu itibarladır ki, Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde günahlar büyük ve küçük diye tasnif edilmiştir.

Günahlar ne kadar çok ve büyük olursa olsun, Allah’a şirk koşma günahının dışında bütün günahların ilâhî af denizine göre küçük olduğunu da hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdır. Böyle bir îmân, Hakk’a karşı hüsn-i zan edebidir ve mü’minin şevk bineğidir. Ümit ışıklarının devamlı yanmasına vesiledir. Ümitsizlik girdabına düşmemenin ve son nefese kadar umutla yaşamanın anahtarıdır.

Allah Rasülü –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar:

“Canım, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyip Allah’dan bağışlanma dileyecek bir millet getirir de onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe 11)

Kudsi bir hadiste de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

Ey âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

Ey âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim.

Ey âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat bana hiçbir şeyi ortak tutmamış, şirke bulaşmamış olsan, ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım” buyurmuştur. (Tirmizî, Daavât 98)

İbn Atâullah el- İskenderî son olarak da, ilâhî rahmetin coşkunluğuna bakıp kulun ümit sarhoşluğuna kapılmaması için şu îkâzı yapmayı zaruri görür:

“Kerîm olan Rabbimiz, adâletiyle muamele edecek olursa, küçük görülen günah asla küçük kalmaz ve yine O, kuluna fazl ve ihsânıyla tecellî ederse, (şirk hariç) hiçbir büyük günâh, asla büyük olarak kalmaz.”

Netice olarak kul, bir taraftan gafletin her çeşidinden var gücüyle uzak kalmaya gayret edip günaha düşmeme hassasiyeti içinde gönlü korku ile tir tir titrerken, diğer taraftan da ilâhî rahmetin enginliğini tefekkür ve tezekkür ederek, Rabbine karşı hüsn-i zannını korumalıdır. Diğer bir ifadeyle ne günahı küçük görmeli, ne de ona mağlup olmalıdır.